






1986 yılında Avusturya’ya geldiğimde, Türkiye’den gelen göçmen işçilerin sosyal hayatı bugünkünden köklü biçimde farklıydı. Bizden bir kuşak önce gelenlerin bir bölümü ailelerini yanlarına almıştı; ancak önemli bir kesim hâlâ ortak kullanılan evlerde yaşıyordu. Dört-beş kişinin paylaştığı dairelerde kira ve mutfak masrafları birlikte karşılanır, tuvaletler çoğu zaman koridorlarda ve komşularla ortak kullanılırdı. Maddi yoksunluk fazlaydı ama dayanışma güçlüydü. Henüz derneklerin yaygınlaşmadığı bu yıllarda, insanlar birbirine tutunarak ayakta kalmaya çalışıyordu.

Bu kuşağın büyük bölümü ilkokulu bile bitirmemiş, okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Kadınların neredeyse tamamı okur-yazar değildi. Avusturya gibi kültürel açıdan son derece zengin bir ülkede yaşamalarına rağmen tiyatroya, müzelere gitmek, konser izlemek gibi alışkanlıklar yoktu. Hayat, fabrika–ev–memleket üçgenine sıkışmıştı.
Sohbetlerin ana ekseni genellikle yaz aylarında Türkiye’de yapılan yatırımlardı: alınan tarla, arsa, daire…
Bir diğer temel konu ise evliliklerdi. Çoğu kişi harcamaktan özellikle kaçınır, bir sonraki yaz memlekette “bir şeyler almak” için sürekli biriktirirdi. Düğün sohbetlerinde çocukların kiminle, nasıl evlendirildiği uzun uzun anlatılırdı. Bu kuşağın yalnızca sohbet konuları değil, sohbet dili de dikkat çekiciydi.
Erkek çocukları evlendirilirken sıkça şu ifadeler kullanılırdı:

“Falancası gitti, oğluna kardeşinin kızını getirip kurtardı.” “Falancası bacısının kızını getirip kurtardı.”
Evlilikte uyum, anlayış, sevgi ya da bireysel mutluluk gibi kavramlar neredeyse hiç göz önüne alınmazdı. Bir kız tavsiye edilirken hep aynı fiil tekrarlanırdı: git, iste, getir, kurtar. Bu “kurtarma” kelimesi bana her zaman itici gelmiştir. Arada bir, “Bu nasıl bir kurtarma? Bataklıktan mı kurtarıyorsunuz?” diye sorsam da bu sorgulama karşılık bulmazdı.
Zamanla başka bir düşünce daha güç kazandı:
“Burada yetişen kızlar çok serbesttir; bunlardan sağlıklı aile olmaz.”
Bu kanaatle birlikte pek çok aile, önce Türkiye’den gelin, ardından damat getirerek çocuklarını sözde kurtarma yarışına girdi. Türkiye’de yaşayan gençlerin Avrupa’ya gelme arzusu da yeterince sorgulanmadığından, bu evliliklerin büyük bölümü beklenti ve hayal üzerine kuruldu. Bugün eskisi kadar yaygın olmasa da bu anlayış hâlâ tamamen sona ermiş değildir.
.
Orta Anadolu’nun güneydoğusuna yakın bir bölgesinden gelip Viyana’ya yerleşmiş bir aile vardı. Karı-koca ve çocukları, toplamda bir oda bir mutfaktan oluşan küçük bir evde yaşıyordu. Viyana’da bu tür evler genellikle 32–33 metrekare civarındadır. Aile, 1990’lı yılların başında memleketlerinden bir gelin getirdi. Ancak oğulları için ayrı bir ev kiralamak yerine, tasarruf gerekçesiyle hep birlikte yaşamayı tercih ettiler.
Odanın ortasına bir perde çekildi. Gelinle oğulları perdenin bir yanında, anne-baba ve diğer kardeşler öte yanında yaşamaya başladı. Aynı evin içinde ama iki ayrı dünya kurulmuştu.
Türkiye’den kurtulma hayalleriyle gelen genç kadın, içine düştüğü durumun ağırlığını kısa sürede fark etti. Aile son derece muhafazakârdı. Gelinin çalışmasına kesinlikle müsaade edilmiyordu. Bu daracık evde, kocasının yanı sıra kayınpederi, kaynanası ve kayınbiraderleriyle birlikte yaşamak zorundaydı.

Dil bilmiyordu, kimseyi tanımıyordu. Bir süre sonra bir de erkek çocukları oldu. Gelinin sorumlulukları ve ihtiyaçları arttı; ancak aile aşırı derecede tutumluydu, hatta cimriydi. Kendisine verilen para yetersizdi. Üstelik ev içinde sık sık fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalıyordu.
Çaresizlik, kadını yavaş yavaş çıkmaza sürükledi. İhtiyaçlarını karşılayamadığı için bir marketten küçük şeyler çalmaya başladı. İlk yakalanışında polis çağrıldı. Kadın bunu kimseye anlatamadı. Bir süre sonra polisten gelen mektup her şeyi açığa çıkardı. Aile, gelini hem dövdü hem de ağır biçimde aşağıladı.
Kimse bu kadının neden hırsızlık yaptığını sormadı. Ona verilen para da artırılmadı. İhtiyaçlar yine karşılanamayınca kadın tekrar hırsızlık yaptı; yine yakalandı.
Mahkeme kâğıdı eve gelince bu kez şiddet daha da arttı. Küfürler edildi, yüzüne tükürüldü:
“Sen hırsızsın, ailemize yaramazsın. Seni boşayacağız.”
Durum Türkiye’deki ailesine bildirildi. Onlar da kızlarına sahip çıkmak yerine “Yüzümüzü kara ettin” diyerek sırt çevirdiler. Kadın artık yalnızdı; iki ülke arasında sıkışmış, sahipsiz bir insan hâline gelmişti.
Oturumunun iptal edileceği korkusuyla baş başa kaldı. Oysa Avusturya’da kadınları koruyan yasalar, sığınma evleri, ücretsiz avukatlık ve sosyal destek imkânları vardı. Ancak kadın bunların hiçbirini bilmiyordu. Almanca bilmediği için nereye ve nasıl başvuracağını da bilmiyordu.
Bu çaresizlik onu derin bir depresyona sürükledi. En büyük korkusu, bebeğinin elinden alınmasıydı. Parkta tanıştığı birkaç Türk kadınına derdini anlattı; fakat onlar da yol gösteremedi. Veya yardımcı olamadılar.
Aile, gelinin başkalarıyla görüştüğünü fark edince ona evden çıkma yasağı koydu. Kadın artık evin içinde fiilen hapsedilmişti.
Bir gün mutfaktan aldığı bıçakla bebeğini öldürdü. Çocuğun sesi duyulmasın diye ağzını kapatmıştı. Evde kimse bir şey fark etmedi. Kadın, elinde kanlı bıçakla evden çıktı. Koridora birkaç damla kan damladı ve ardından kayboldu.
Saatler sonra aile fertleri gelinin evde olmadığını ve bebeğin öldürüldüğünü fark etti. Çığlıklar, feryatlar yükseldi. Polis geldi; ancak kadın ortada yoktu.
Viyana adeta altüst edildi. Tuna Nehri günlerce, haftalarca didik didik arandı. Dalgıçlar nehrin dibini taradı. Komşu ülkelere haber verildi. Aylar geçti. Ne dirisi bulundu ne de ölüsü.
Bir süre sonra Viyana’ya 50–60 kilometre mesafede bataklık bir alanda bulunan bir kadın cesedinin ona ait olabileceği düşünüldü; ancak yapılan incelemeler bunun doğru olmadığını gösterdi.
Gazeteler aylarca bu olayı yazdı. Sayısız senaryo üretildi. Deneyimli polisler görevlendirildi. Ancak hiçbir iz bulunamadı. Kadın adeta yer yarılmış da içine girmişti.
Aradan otuz yılı aşkın bir zaman geçti. Ne kadın bulundu ne de cesedi.
İşte size gerçek bir “kurtarma” hikâyesi. Türkiye’den gelin ve damat getirerek insanları kurtardığını sanan anlayışın, bazen nasıl bir felakete dönüştüğünün acı bir örneği…
Bu olay, üzerinde doktora tezi yazılabilecek kadar çok katmanlı bir dramdır. Kurtarma ve kurtulma hayallerinin, gerçeklerle yüzleşmeden anlamlı olmayacağı açıktır.
Muhabbetlerimle
Kazım Balaban – Viyana


1
ALEVİLER CENAZELERDE SAZ ÇALAR MIYDI?
103 kez okundu
2
BEDRİ NOYAN DEDEBABA’YI ANMA ETKİNLİĞİNE DÖNÜK ÇARPITMA GİRİŞİMLERİ
60 kez okundu
3
LAİKLİK VE SİYASET KISKACINDA ALEVİLER
49 kez okundu
4
VİYANA’DA AYDINLATILAMAMIŞ BİR OLAY (BİR DRAM)
44 kez okundu
5
Ali Rıza Özdemir yazdı: Cemevlerine dair kısa bir derkenar
36 kez okundu
