






Erzincan / Tercan’a bağlı Cibice / Elmalı köyünde 1901 doğan rahmetli dedem Mehmet Balaban anlatıyordu (1):
.
“O kış mevsiminde öyle çok kar yağmıştı ki, bazı komşuların evlerine gidip gelmek için karın içinde tüneller açıyorduk. Cibice–Elmalı Boğazı’nda tipiye yakalanan bir askerî müfreze (3) köye sığındı. Köyün ileri gelenlerinden biri de bizim aileydi (4). Babam Ali Musa ve ağabeyim Yusuf Ağa (5) askerleri bizim eve getirdi.
Hemen bir mereği boşaltıp erat için yatacak bir koğuş hazırladık (6). Zabitleri (7) ise amcam Kamer Ağa’nın iki odasına yerleştirdik (8). Atları da köyde olanların ahırlarına bağladık (9).
Askerler evin damına (10) girmezlerdi. Bir şeye ihtiyaçları olduğunda kapıya vurur ve seslenirlerdi. Annem gözleri kör olmuştu ve görmezdi. Buna rağmen askerlere günde iki defa ekmek pişirirdi (11). Askerler için, ailemiz dâhil olmak üzere köylüler birkaç haftada bir dana keser ve etli yemek yaparlardı (12). Askerleri bütün kış kendi aramızda besledik.
Ancak en önemli sorun yem meselesiydi. Herkes kendi mereğine ihtiyacı kadar yem koyardı. Kış mevsiminde bölgede başka yem bulmak olanaksızdı. Bu nedenle köyün genç erkeklerinden bir kafile oluşturulur, bunlar karda çığır açarak dağın öte tarafında bulunan Sansa köyüne (13) gidip ot ve saman getirirlerdi.
Bütün kış boyunca, havanın uygun olduğu her gün köylüler karları yara yara Sansa’ya gider, askerlerin atlarına takviye yem getirirlerdi. O karda, kışta dağdan gidip gelmek ölümdü ama bunu yapmak zorundaydık.
Askerler bütün kışı köyde geçirdi. Herkes elinden geldiğince yardım etti. Derken ilkbahar geldi ve yollar açılmaya başladı. Kumandan bütün köylüyü meydana toplayıp bir konuşma yaptı:
.
‘Padişah efendimiz İstanbul’da zor durumda. Bu bir ölüm kalım savaşıdır. Herkes elinden geldiği kadar bize yardım etsin. Askerlerin sizin yardımlarınıza ihtiyacı var.’
Köylüler bunu duyunca elde avuçta ne varsa hepsini topladı ve kağnılara yükledi. Kağnılardan bir kervan oluşturduk. Bizim evin üç çift öküzü vardı. Çok sevdiğim siyah bir tosunumuz vardı; onu da çifte koştuk. Ambarda ne varsa getirip arabalara yükledik: yağ, çökelik, bulgur… Artık ne varsa hepsi arabalara yüklendi.
Bizim 120 koyunumuz vardı. Ağabeyim Yusuf Ağa ağılın kapısını açtı ve 120 koyunun hepsini askerlere verdi. Neyimiz var, neyimiz yoksa hepsini askerlere verdik.”
.
Dedemin anlattıkları beni çok etkilemişti. Dayanamayıp itiraz ettim:
“Dede, insan 120 koyunun hepsini askerlere verir mi? En azından birkaç tanesini kendine ayırır.”
.
Dedem bana dönerek şöyle dedi:
“Evladım, sen düşman çizmesi altında yaşamanın ne olduğunu bilmiyorsun. Namus ve haysiyetin düşmanın merhametine kalır.”
.
Sonra bana ve dinleyen diğer kişilere dönerek ekledi:
“Bak, şimdi bu kadar malım var, böyle bir çiftliğim var. Aynı durum olsa yine namusum ve şerefim için hepsini devlete veririm.” (14)
.
Dedem anlatmaya devam etti:
“Öküz arabalarını sıraya koyduk ve Tercan’a doğru yola çıktık. Ancak bir yokuşta, siyah tosunum henüz çok genç olduğu için yükü çekemedi. Zabitlerden biri tosunu döverek yükü çektirmeye çalıştı ama başaramadı. Tosunumun dövülmesine dayanamayıp üzerine kapandım ve ‘Vurmayın, çekemiyor!’ diye ağlamaya başladım.
Bunun üzerine zabit çantasından bir peksimet çıkarıp bana verdi (15) ve dövmeyi bıraktı. Kağnının üzerindeki yükün bir kısmını diğer arabalara aktardılar; tosun çekmeye başladı. Arabaları Kötür Köprüsü’ne (16) kadar sürdük, orada başka askerlere devredip köye döndük. Ne öküz arabaları geri geldi ne de öküzlerimiz.”
Bu konuya amcam Mehmet Ali Balaban, yazdığı kitapta (17) şöyle yer veriyor:
“Dedem Ali Musa Ağa, Birinci Cihan Harbi’nde kışın tipide mahsur kalan askerî müfrezeyi köyüne davet edip misafir etmiş, bütün kış ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra altı tek öküz ve 120 koyun bağışlamıştır.”
Kitapta ayrıca Birinci Cihan Harbi’nde şehit düşen 17 Balabanlı akrabanın isimleri ve hangi köyden oldukları da yer almaktadır. Bu 17 kişiden bazıları kardeştir: iki kardeş bir köyden, diğer iki kardeş başka bir köydendir. Bunun yanında amca çocukları da vardır; iki kuzen bir köyden, diğer iki kuzen ise başka bir köydendir.
.
Birinci Cihan Harbi’nde akrabalarımızın yaptığı katkılar bununla sınırlı değildir. Osmanlı Ordusu’nun Sarıkamış Harekâtı’nda 70 bin kayıp vermesi (22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915) sonrası Doğu Cephesi savunmasız kalır. Bunun üzerine yerel halk örgütlenerek aşiret düzeninde savunmaya geçer. Büyük bazı aşiretler, topraklarını korumak için kendi milis alaylarını kurar. Balaban Aşireti reisi Gülağa ise Erzincan–Pülümür hattında, Erzincan’dan Tercan’a kadar olan savunmayı üstlenir ve bölgede bulunan 17 aşireti kendi imkânlarıyla bir çatı altında toplayarak büyük bir direniş hattı oluşturur.
Üstelik Balaban Aşireti, Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında destek vermiş, Orhan Bey döneminde akıncı beylerinden biri olarak Balkanların fethinde büyük başarılar göstermiş ve Dimetoka’daki (Yunanistan) Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli Sultan) Dergâhı ile kenetlenmiştir. Ancak Yavuz Sultan Selim’in hilafeti getirip Osmanlı’yı “milletten ümmete” dönüştürmesiyle birlikte Alevilik ve Türklük düşman olarak görülmeye başlanır. Buna rağmen Balabanlılar, her seferinde büyüyüp kayıplar pahasına sürgünlere uğrayarak Erzincan / Pülümür hattına yerleşseler de devlete sırtlarını dönmez, en zayıf döneminde canla başla devletin yanında yer alırlar.
Aynı şekilde Ulusal Kurtuluş Savaşı’na da katılarak, özellikle Erzurum–Sivas Kongreleri döneminde (18) Mustafa Kemal Paşa’yı korur ve büyük destek verirler.
.
Toparlayacak olursak:
Bu insanlar devletsiz kalmanın ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş insanlardı. Onlar için varlıksız kalmak, devletsiz kalmaktan daha tercih edilebilirdi.
Bu nedenle başlığı böyle koydum.
Rahmetli dedem ne diyordu?
“Evladım, sen düşman çizmesi altında yaşamanın ne olduğunu bilmiyorsun. Namus ve haysiyetin düşmanın merhametine kalır.”
Bu sözün derinliğini iyi anlamak gerekir.
Gerek Sarıkamış Harekâtı’na gerekse Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılan başta Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları olmak üzere, tüm şehit ve gazilerimize rahmet diliyor; aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Muhabbetlerimle
.
DİPNOTLAR;
1. Dedemin mezar taşında 1902 doğumlu olduğu yazılıdır. Ancak kendisi, yaşıtlarıyla yaptığı bir sohbette Hicrî 1318 doğumlu olduğunu söylemiştir. (Ölüm tarihi: 5 Eylül 1986)
Eski kuşaklar, 26 Aralık 1925’te kabul edilen ve 1 Ocak 1926’da yürürlüğe giren (698 sayılı Kanun) Hicrî takvimden Miladî takvime geçişi uzun süre kullanmamış ve benimsememiştir. Bu kuşaklar yıl hesabında Hicrî takvimi, ay ve gün hesabında ise Rumi takvimi kullanırlardı. Hicrî ve Rumi takvimler arasında yıl farkı bulunmakla birlikte, Rumi takvim 365 gün esasına dayandığı için günlük kullanımda tercih edilirdi. Yöre halkı bu ay isimlerini çoğu zaman Zazaca ifadelerle anardı.
2. Cibice / Elmalı Köyü, tarihî İpek Yolu üzerinde bulunan, yüksek rakımlı bir dağ köyüdür. Tercan’a yaklaşık 40 km mesafededir. Erzincan’a uzaklığı, sonradan yapılan karayolu ile 93 km, dağdan geçen eski tarihî İpek Yolu üzerinden ise yaklaşık 55 km’dir.
3. Maalesef bu askerî müfrezeye dair kesin bir sayı bilgisi yoktur. Ancak anlatılanlardan yola çıkarak, en az 50 kişilik bir müfreze olduğu tahmin edilmektedir.
4. Ailenin o dönemdeki lakabı “Ağa Ailesi” idi. Bu “ağalık” ifadesi, toprak ağalığından değil; halk dilinde “hanedan”, yani ekmek veren, yoksulu doyuran, cömert aile anlamından kaynaklanıyordu.
5. Yusuf Ağa’nın vefat tarihi 1929’dur.
6. Sayıca fazla olan bu askerler için yeterli yatak ve döşek temin edilmesi mümkün değildi. O dönemde evlerde kullanılan yastık ve döşeklerin bir kısmı “saz” denilen bir ot türünden yapılırdı. “Sazlık” tabiri de buradan gelmektedir. Hayvanlar için yazın kurutulan bu otların üzerinde yatıldığında hem sıcak tutar hem de görece rahatlık sağlardı.
7. “Zabit” kelimesi, o dönemde subaylar için kullanılan bir tabirdi.
8. Dedemin “amcam Kamer Ağa” dediği kişi aslında kayınpederidir. Kamer Ağa’nın babası Hasan Ağa ile dedemin babası Ali Musa Ağa amca çocuklarıdır.
9. O dönemde Osmanlı Ordusu’nda motorize birlikler yoktu. Ulaşım ve nakliyat genellikle atlarla sağlanırdı. Engebeli ve dağlık bölgelerde ise ağır yükler için katırlar kullanılırdı.
10. “Ev damı”, aile bireylerine özgü, geniş bir yaşam alanını ifade ederdi. Genellikle yemekler burada pişirilir, aile bu alanda toplanırdı.
11. O dönemin en temel gıda maddesi ekmekti. Bunun yanında elbette imkânlar ölçüsünde diğer yiyecekler de tüketilirdi.
12. Köyde o dönemde hemen her evin koyunları vardı. Ancak koyunlar genellikle hamile veya kuzulu oldukları için kesilmezdi. Koyun kesimi çoğunlukla haziran ayından sonra yapılırdı. Bu dönemde kuzular büyümüş, koyunlar ise sütten kısmen kesilmiş olurdu.
13. Sansa Köyü’ne ulaşım, yaz mevsiminde dahi ancak dağdan geçen patika yollarla mümkündü. Köy, dağın öte yakasında bulunduğu için Elmalı Köyü’nün ilişkileri daha çok bu taraftaki köylerleydi.
14. Dedem ile ağabeyleri Yusuf Ağa ve Hüseyin Ağa, ellerinde ne varsa devlete vermiş, hatta çiftçilik yapacak bir çift öküzleri dahi kalmamıştır. Büyük bir yoksulluğa düşmüşlerdir. Yusuf Ağa 1929 yılında vefat etmiştir. Dedem ve diğer ağabeyi Hüseyin Ağa, askerliklerini dört yıl yaptıktan sonra gurbete çıkmışlardır.
Eğitimleri yoktur. Hüseyin Ağa eski yazıyı bilmekte, dedem ise okuma yazmayı askerlikte öğrenmiştir. Daha sonra demiryolu yapımı kapsamında tünel inşaatlarında çalışmaya başlamış, bu alanda ustalaşmışlardır. Zamanla müteahhitlerden iş alarak taşeronluk yapmışlar, Türkiye’nin en zor ve problemli tünel projeleri kendilerine verilmiştir.
Bu çalışmalar sayesinde önemli kazançlar elde etmişler; dedem, 1950’li yıllarda Elmalı Köyü’nden ayrılarak daha aşağı bölgede büyük bir çiftlik satın almıştır. Binlerce ağaç dikilmiş, çiftlik adeta bir cennete dönüştürülmüştür. Ağabeyi Hüseyin Ağa ise önce Kilise (Balyayla) Köyü’nde, daha sonra İstanbul Ümraniye yakınlarında Sultan Çiftliği olarak bilinen bölgede geniş araziler edinmiştir.
Dedemin bahsettiği çiftlik budur. Sözleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar’a, bestesi Cemal Reşit Rey’e ait olan Cumhuriyet’in 10. Yıl Marşı’nı her dinlediğimde dedem ve ağabeyleri aklıma gelir:
‘’Çıktık açık alınla 10 yılda her savaştan,
On yılda 15 Milyon genç yarattık her yaştan
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan,
Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan….’’
15. Bütün kış köylüler tarafından beslenen askerlerin kendi erzaklarının kalmış olması mümkün değildir. Dedemin “peksimet” dediği asker ekmeğinin verilmesi, yolların açılması ve takviye birliklerin gelmesiyle mümkün olmuştur. Coğrafi şartlar göz önüne alındığında bunun muhtemelen nisan ayı civarında gerçekleştiği düşünülebilir.
16. Kötür Köprüsü, Cibice / Elmalı Köyü’ne yaklaşık 32 km mesafededir. Halk arasında “Mama Hatun Köprüsü” olarak da bilinir. Rivayete göre Akyurt Köyü yakınlarında bulunan bu köprü, Saltuklu Devleti’nin (1071–1202) kadın hükümdarı Mama Hatun tarafından yaptırılmıştır. Yıkıldığında yeniden inşa edilebilmesi için kemerlerinin altına altın saklandığına dair halk arasında yaygın bir inanış vardır.
17. Mehmet Ali Balaban, Balaban Aşireti Soy Şeceresi, s. 161–180.
18. Erzurum Kongresi’ne gidiş: 1 Temmuz 1919 – dönüş: 31 Ağustos 1919.
Kazım BALABAN
Viyan



1
ALEVİLER CENAZELERDE SAZ ÇALAR MIYDI?
103 kez okundu
2
BEDRİ NOYAN DEDEBABA’YI ANMA ETKİNLİĞİNE DÖNÜK ÇARPITMA GİRİŞİMLERİ
60 kez okundu
3
LAİKLİK VE SİYASET KISKACINDA ALEVİLER
49 kez okundu
4
VİYANA’DA AYDINLATILAMAMIŞ BİR OLAY (BİR DRAM)
44 kez okundu
5
Ali Rıza Özdemir yazdı: Cemevlerine dair kısa bir derkenar
36 kez okundu
