


19 Ocak 2026 Pazartesi

Erzincan / Tercan’a bağlı Cibice / Elmalı köyünde 1901 doğan rahmetli dedem Mehmet Balaban anlatıyordu (1):
.
“O kış mevsiminde öyle çok kar yağmıştı ki, bazı komşuların evlerine gidip gelmek için karın içinde tüneller açıyorduk. Cibice–Elmalı Boğazı’nda tipiye yakalanan bir askerî müfreze (3) köye sığındı. Köyün ileri gelenlerinden biri de bizim aileydi (4). Babam Ali Musa ve ağabeyim Yusuf Ağa (5) askerleri bizim eve getirdi.
Hemen bir mereği boşaltıp erat için yatacak bir koğuş hazırladık (6). Zabitleri (7) ise amcam Kamer Ağa’nın iki odasına yerleştirdik (8). Atları da köyde olanların ahırlarına bağladık (9).
Askerler evin damına (10) girmezlerdi. Bir şeye ihtiyaçları olduğunda kapıya vurur ve seslenirlerdi. Annem gözleri kör olmuştu ve görmezdi. Buna rağmen askerlere günde iki defa ekmek pişirirdi (11). Askerler için, ailemiz dâhil olmak üzere köylüler birkaç haftada bir dana keser ve etli yemek yaparlardı (12). Askerleri bütün kış kendi aramızda besledik.
Ancak en önemli sorun yem meselesiydi. Herkes kendi mereğine ihtiyacı kadar yem koyardı. Kış mevsiminde bölgede başka yem bulmak olanaksızdı. Bu nedenle köyün genç erkeklerinden bir kafile oluşturulur, bunlar karda çığır açarak dağın öte tarafında bulunan Sansa köyüne (13) gidip ot ve saman getirirlerdi.
Bütün kış boyunca, havanın uygun olduğu her gün köylüler karları yara yara Sansa’ya gider, askerlerin atlarına takviye yem getirirlerdi. O karda, kışta dağdan gidip gelmek ölümdü ama bunu yapmak zorundaydık.
Askerler bütün kışı köyde geçirdi. Herkes elinden geldiğince yardım etti. Derken ilkbahar geldi ve yollar açılmaya başladı. Kumandan bütün köylüyü meydana toplayıp bir konuşma yaptı:
.
‘Padişah efendimiz İstanbul’da zor durumda. Bu bir ölüm kalım savaşıdır. Herkes elinden geldiği kadar bize yardım etsin. Askerlerin sizin yardımlarınıza ihtiyacı var.’
Köylüler bunu duyunca elde avuçta ne varsa hepsini topladı ve kağnılara yükledi. Kağnılardan bir kervan oluşturduk. Bizim evin üç çift öküzü vardı. Çok sevdiğim siyah bir tosunumuz vardı; onu da çifte koştuk. Ambarda ne varsa getirip arabalara yükledik: yağ, çökelik, bulgur… Artık ne varsa hepsi arabalara yüklendi.
Bizim 120 koyunumuz vardı. Ağabeyim Yusuf Ağa ağılın kapısını açtı ve 120 koyunun hepsini askerlere verdi. Neyimiz var, neyimiz yoksa hepsini askerlere verdik.”
.
Dedemin anlattıkları beni çok etkilemişti. Dayanamayıp itiraz ettim:
“Dede, insan 120 koyunun hepsini askerlere verir mi? En azından birkaç tanesini kendine ayırır.”
.
Dedem bana dönerek şöyle dedi:
“Evladım, sen düşman çizmesi altında yaşamanın ne olduğunu bilmiyorsun. Namus ve haysiyetin düşmanın merhametine kalır.”
.
Sonra bana ve dinleyen diğer kişilere dönerek ekledi:
“Bak, şimdi bu kadar malım var, böyle bir çiftliğim var. Aynı durum olsa yine namusum ve şerefim için hepsini devlete veririm.” (14)
.
Dedem anlatmaya devam etti:
“Öküz arabalarını sıraya koyduk ve Tercan’a doğru yola çıktık. Ancak bir yokuşta, siyah tosunum henüz çok genç olduğu için yükü çekemedi. Zabitlerden biri tosunu döverek yükü çektirmeye çalıştı ama başaramadı. Tosunumun dövülmesine dayanamayıp üzerine kapandım ve ‘Vurmayın, çekemiyor!’ diye ağlamaya başladım.
Bunun üzerine zabit çantasından bir peksimet çıkarıp bana verdi (15) ve dövmeyi bıraktı. Kağnının üzerindeki yükün bir kısmını diğer arabalara aktardılar; tosun çekmeye başladı. Arabaları Kötür Köprüsü’ne (16) kadar sürdük, orada başka askerlere devredip köye döndük. Ne öküz arabaları geri geldi ne de öküzlerimiz.”
Bu konuya amcam Mehmet Ali Balaban, yazdığı kitapta (17) şöyle yer veriyor:
“Dedem Ali Musa Ağa, Birinci Cihan Harbi’nde kışın tipide mahsur kalan askerî müfrezeyi köyüne davet edip misafir etmiş, bütün kış ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra altı tek öküz ve 120 koyun bağışlamıştır.”
Kitapta ayrıca Birinci Cihan Harbi’nde şehit düşen 17 Balabanlı akrabanın isimleri ve hangi köyden oldukları da yer almaktadır. Bu 17 kişiden bazıları kardeştir: iki kardeş bir köyden, diğer iki kardeş başka bir köydendir. Bunun yanında amca çocukları da vardır; iki kuzen bir köyden, diğer iki kuzen ise başka bir köydendir.
.
Birinci Cihan Harbi’nde akrabalarımızın yaptığı katkılar bununla sınırlı değildir. Osmanlı Ordusu’nun Sarıkamış Harekâtı’nda 70 bin kayıp vermesi (22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915) sonrası Doğu Cephesi savunmasız kalır. Bunun üzerine yerel halk örgütlenerek aşiret düzeninde savunmaya geçer. Büyük bazı aşiretler, topraklarını korumak için kendi milis alaylarını kurar. Balaban Aşireti reisi Gülağa ise Erzincan–Pülümür hattında, Erzincan’dan Tercan’a kadar olan savunmayı üstlenir ve bölgede bulunan 17 aşireti kendi imkânlarıyla bir çatı altında toplayarak büyük bir direniş hattı oluşturur.
Üstelik Balaban Aşireti, Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında destek vermiş, Orhan Bey döneminde akıncı beylerinden biri olarak Balkanların fethinde büyük başarılar göstermiş ve Dimetoka’daki (Yunanistan) Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli Sultan) Dergâhı ile kenetlenmiştir. Ancak Yavuz Sultan Selim’in hilafeti getirip Osmanlı’yı “milletten ümmete” dönüştürmesiyle birlikte Alevilik ve Türklük düşman olarak görülmeye başlanır. Buna rağmen Balabanlılar, her seferinde büyüyüp kayıplar pahasına sürgünlere uğrayarak Erzincan / Pülümür hattına yerleşseler de devlete sırtlarını dönmez, en zayıf döneminde canla başla devletin yanında yer alırlar.
Aynı şekilde Ulusal Kurtuluş Savaşı’na da katılarak, özellikle Erzurum–Sivas Kongreleri döneminde (18) Mustafa Kemal Paşa’yı korur ve büyük destek verirler.
.
Toparlayacak olursak:
Bu insanlar devletsiz kalmanın ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş insanlardı. Onlar için varlıksız kalmak, devletsiz kalmaktan daha tercih edilebilirdi.
Bu nedenle başlığı böyle koydum.
Rahmetli dedem ne diyordu?
“Evladım, sen düşman çizmesi altında yaşamanın ne olduğunu bilmiyorsun. Namus ve haysiyetin düşmanın merhametine kalır.”
Bu sözün derinliğini iyi anlamak gerekir.
Gerek Sarıkamış Harekâtı’na gerekse Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılan başta Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları olmak üzere, tüm şehit ve gazilerimize rahmet diliyor; aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
Muhabbetlerimle
.
DİPNOTLAR;
1. Dedemin mezar taşında 1902 doğumlu olduğu yazılıdır. Ancak kendisi, yaşıtlarıyla yaptığı bir sohbette Hicrî 1318 doğumlu olduğunu söylemiştir. (Ölüm tarihi: 5 Eylül 1986)
Eski kuşaklar, 26 Aralık 1925’te kabul edilen ve 1 Ocak 1926’da yürürlüğe giren (698 sayılı Kanun) Hicrî takvimden Miladî takvime geçişi uzun süre kullanmamış ve benimsememiştir. Bu kuşaklar yıl hesabında Hicrî takvimi, ay ve gün hesabında ise Rumi takvimi kullanırlardı. Hicrî ve Rumi takvimler arasında yıl farkı bulunmakla birlikte, Rumi takvim 365 gün esasına dayandığı için günlük kullanımda tercih edilirdi. Yöre halkı bu ay isimlerini çoğu zaman Zazaca ifadelerle anardı.
2. Cibice / Elmalı Köyü, tarihî İpek Yolu üzerinde bulunan, yüksek rakımlı bir dağ köyüdür. Tercan’a yaklaşık 40 km mesafededir. Erzincan’a uzaklığı, sonradan yapılan karayolu ile 93 km, dağdan geçen eski tarihî İpek Yolu üzerinden ise yaklaşık 55 km’dir.
3. Maalesef bu askerî müfrezeye dair kesin bir sayı bilgisi yoktur. Ancak anlatılanlardan yola çıkarak, en az 50 kişilik bir müfreze olduğu tahmin edilmektedir.
4. Ailenin o dönemdeki lakabı “Ağa Ailesi” idi. Bu “ağalık” ifadesi, toprak ağalığından değil; halk dilinde “hanedan”, yani ekmek veren, yoksulu doyuran, cömert aile anlamından kaynaklanıyordu.
5. Yusuf Ağa’nın vefat tarihi 1929’dur.
6. Sayıca fazla olan bu askerler için yeterli yatak ve döşek temin edilmesi mümkün değildi. O dönemde evlerde kullanılan yastık ve döşeklerin bir kısmı “saz” denilen bir ot türünden yapılırdı. “Sazlık” tabiri de buradan gelmektedir. Hayvanlar için yazın kurutulan bu otların üzerinde yatıldığında hem sıcak tutar hem de görece rahatlık sağlardı.
7. “Zabit” kelimesi, o dönemde subaylar için kullanılan bir tabirdi.
8. Dedemin “amcam Kamer Ağa” dediği kişi aslında kayınpederidir. Kamer Ağa’nın babası Hasan Ağa ile dedemin babası Ali Musa Ağa amca çocuklarıdır.
9. O dönemde Osmanlı Ordusu’nda motorize birlikler yoktu. Ulaşım ve nakliyat genellikle atlarla sağlanırdı. Engebeli ve dağlık bölgelerde ise ağır yükler için katırlar kullanılırdı.
10. “Ev damı”, aile bireylerine özgü, geniş bir yaşam alanını ifade ederdi. Genellikle yemekler burada pişirilir, aile bu alanda toplanırdı.
11. O dönemin en temel gıda maddesi ekmekti. Bunun yanında elbette imkânlar ölçüsünde diğer yiyecekler de tüketilirdi.
12. Köyde o dönemde hemen her evin koyunları vardı. Ancak koyunlar genellikle hamile veya kuzulu oldukları için kesilmezdi. Koyun kesimi çoğunlukla haziran ayından sonra yapılırdı. Bu dönemde kuzular büyümüş, koyunlar ise sütten kısmen kesilmiş olurdu.
13. Sansa Köyü’ne ulaşım, yaz mevsiminde dahi ancak dağdan geçen patika yollarla mümkündü. Köy, dağın öte yakasında bulunduğu için Elmalı Köyü’nün ilişkileri daha çok bu taraftaki köylerleydi.
14. Dedem ile ağabeyleri Yusuf Ağa ve Hüseyin Ağa, ellerinde ne varsa devlete vermiş, hatta çiftçilik yapacak bir çift öküzleri dahi kalmamıştır. Büyük bir yoksulluğa düşmüşlerdir. Yusuf Ağa 1929 yılında vefat etmiştir. Dedem ve diğer ağabeyi Hüseyin Ağa, askerliklerini dört yıl yaptıktan sonra gurbete çıkmışlardır.
Eğitimleri yoktur. Hüseyin Ağa eski yazıyı bilmekte, dedem ise okuma yazmayı askerlikte öğrenmiştir. Daha sonra demiryolu yapımı kapsamında tünel inşaatlarında çalışmaya başlamış, bu alanda ustalaşmışlardır. Zamanla müteahhitlerden iş alarak taşeronluk yapmışlar, Türkiye’nin en zor ve problemli tünel projeleri kendilerine verilmiştir.
Bu çalışmalar sayesinde önemli kazançlar elde etmişler; dedem, 1950’li yıllarda Elmalı Köyü’nden ayrılarak daha aşağı bölgede büyük bir çiftlik satın almıştır. Binlerce ağaç dikilmiş, çiftlik adeta bir cennete dönüştürülmüştür. Ağabeyi Hüseyin Ağa ise önce Kilise (Balyayla) Köyü’nde, daha sonra İstanbul Ümraniye yakınlarında Sultan Çiftliği olarak bilinen bölgede geniş araziler edinmiştir.
Dedemin bahsettiği çiftlik budur. Sözleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar’a, bestesi Cemal Reşit Rey’e ait olan Cumhuriyet’in 10. Yıl Marşı’nı her dinlediğimde dedem ve ağabeyleri aklıma gelir:
‘’Çıktık açık alınla 10 yılda her savaştan,
On yılda 15 Milyon genç yarattık her yaştan
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan,
Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan….’’
15. Bütün kış köylüler tarafından beslenen askerlerin kendi erzaklarının kalmış olması mümkün değildir. Dedemin “peksimet” dediği asker ekmeğinin verilmesi, yolların açılması ve takviye birliklerin gelmesiyle mümkün olmuştur. Coğrafi şartlar göz önüne alındığında bunun muhtemelen nisan ayı civarında gerçekleştiği düşünülebilir.
16. Kötür Köprüsü, Cibice / Elmalı Köyü’ne yaklaşık 32 km mesafededir. Halk arasında “Mama Hatun Köprüsü” olarak da bilinir. Rivayete göre Akyurt Köyü yakınlarında bulunan bu köprü, Saltuklu Devleti’nin (1071–1202) kadın hükümdarı Mama Hatun tarafından yaptırılmıştır. Yıkıldığında yeniden inşa edilebilmesi için kemerlerinin altına altın saklandığına dair halk arasında yaygın bir inanış vardır.
17. Mehmet Ali Balaban, Balaban Aşireti Soy Şeceresi, s. 161–180.
18. Erzurum Kongresi’ne gidiş: 1 Temmuz 1919 – dönüş: 31 Ağustos 1919.
Kazım BALABAN
Viyan

1986 yılında Avusturya’ya geldiğimde, Türkiye’den gelen göçmen işçilerin sosyal hayatı bugünkünden köklü biçimde farklıydı. Bizden bir kuşak önce gelenlerin bir bölümü ailelerini yanlarına almıştı; ancak önemli bir kesim hâlâ ortak kullanılan evlerde yaşıyordu. Dört-beş kişinin paylaştığı dairelerde kira ve mutfak masrafları birlikte karşılanır, tuvaletler çoğu zaman koridorlarda ve komşularla ortak kullanılırdı. Maddi yoksunluk fazlaydı ama dayanışma güçlüydü. Henüz derneklerin yaygınlaşmadığı bu yıllarda, insanlar birbirine tutunarak ayakta kalmaya çalışıyordu.
Bu kuşağın büyük bölümü ilkokulu bile bitirmemiş, okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Kadınların neredeyse tamamı okur-yazar değildi. Avusturya gibi kültürel açıdan son derece zengin bir ülkede yaşamalarına rağmen tiyatroya, müzelere gitmek, konser izlemek gibi alışkanlıklar yoktu. Hayat, fabrika–ev–memleket üçgenine sıkışmıştı.
Sohbetlerin ana ekseni genellikle yaz aylarında Türkiye’de yapılan yatırımlardı: alınan tarla, arsa, daire…
Bir diğer temel konu ise evliliklerdi. Çoğu kişi harcamaktan özellikle kaçınır, bir sonraki yaz memlekette “bir şeyler almak” için sürekli biriktirirdi. Düğün sohbetlerinde çocukların kiminle, nasıl evlendirildiği uzun uzun anlatılırdı. Bu kuşağın yalnızca sohbet konuları değil, sohbet dili de dikkat çekiciydi.
Erkek çocukları evlendirilirken sıkça şu ifadeler kullanılırdı:
“Falancası gitti, oğluna kardeşinin kızını getirip kurtardı.” “Falancası bacısının kızını getirip kurtardı.”
Evlilikte uyum, anlayış, sevgi ya da bireysel mutluluk gibi kavramlar neredeyse hiç göz önüne alınmazdı. Bir kız tavsiye edilirken hep aynı fiil tekrarlanırdı: git, iste, getir, kurtar. Bu “kurtarma” kelimesi bana her zaman itici gelmiştir. Arada bir, “Bu nasıl bir kurtarma? Bataklıktan mı kurtarıyorsunuz?” diye sorsam da bu sorgulama karşılık bulmazdı.
Zamanla başka bir düşünce daha güç kazandı:
“Burada yetişen kızlar çok serbesttir; bunlardan sağlıklı aile olmaz.”
Bu kanaatle birlikte pek çok aile, önce Türkiye’den gelin, ardından damat getirerek çocuklarını sözde kurtarma yarışına girdi. Türkiye’de yaşayan gençlerin Avrupa’ya gelme arzusu da yeterince sorgulanmadığından, bu evliliklerin büyük bölümü beklenti ve hayal üzerine kuruldu. Bugün eskisi kadar yaygın olmasa da bu anlayış hâlâ tamamen sona ermiş değildir.
.
Orta Anadolu’nun güneydoğusuna yakın bir bölgesinden gelip Viyana’ya yerleşmiş bir aile vardı. Karı-koca ve çocukları, toplamda bir oda bir mutfaktan oluşan küçük bir evde yaşıyordu. Viyana’da bu tür evler genellikle 32–33 metrekare civarındadır. Aile, 1990’lı yılların başında memleketlerinden bir gelin getirdi. Ancak oğulları için ayrı bir ev kiralamak yerine, tasarruf gerekçesiyle hep birlikte yaşamayı tercih ettiler.
Odanın ortasına bir perde çekildi. Gelinle oğulları perdenin bir yanında, anne-baba ve diğer kardeşler öte yanında yaşamaya başladı. Aynı evin içinde ama iki ayrı dünya kurulmuştu.
Türkiye’den kurtulma hayalleriyle gelen genç kadın, içine düştüğü durumun ağırlığını kısa sürede fark etti. Aile son derece muhafazakârdı. Gelinin çalışmasına kesinlikle müsaade edilmiyordu. Bu daracık evde, kocasının yanı sıra kayınpederi, kaynanası ve kayınbiraderleriyle birlikte yaşamak zorundaydı.
Dil bilmiyordu, kimseyi tanımıyordu. Bir süre sonra bir de erkek çocukları oldu. Gelinin sorumlulukları ve ihtiyaçları arttı; ancak aile aşırı derecede tutumluydu, hatta cimriydi. Kendisine verilen para yetersizdi. Üstelik ev içinde sık sık fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalıyordu.
Çaresizlik, kadını yavaş yavaş çıkmaza sürükledi. İhtiyaçlarını karşılayamadığı için bir marketten küçük şeyler çalmaya başladı. İlk yakalanışında polis çağrıldı. Kadın bunu kimseye anlatamadı. Bir süre sonra polisten gelen mektup her şeyi açığa çıkardı. Aile, gelini hem dövdü hem de ağır biçimde aşağıladı.
Kimse bu kadının neden hırsızlık yaptığını sormadı. Ona verilen para da artırılmadı. İhtiyaçlar yine karşılanamayınca kadın tekrar hırsızlık yaptı; yine yakalandı.
Mahkeme kâğıdı eve gelince bu kez şiddet daha da arttı. Küfürler edildi, yüzüne tükürüldü:
“Sen hırsızsın, ailemize yaramazsın. Seni boşayacağız.”
Durum Türkiye’deki ailesine bildirildi. Onlar da kızlarına sahip çıkmak yerine “Yüzümüzü kara ettin” diyerek sırt çevirdiler. Kadın artık yalnızdı; iki ülke arasında sıkışmış, sahipsiz bir insan hâline gelmişti.
Oturumunun iptal edileceği korkusuyla baş başa kaldı. Oysa Avusturya’da kadınları koruyan yasalar, sığınma evleri, ücretsiz avukatlık ve sosyal destek imkânları vardı. Ancak kadın bunların hiçbirini bilmiyordu. Almanca bilmediği için nereye ve nasıl başvuracağını da bilmiyordu.
Bu çaresizlik onu derin bir depresyona sürükledi. En büyük korkusu, bebeğinin elinden alınmasıydı. Parkta tanıştığı birkaç Türk kadınına derdini anlattı; fakat onlar da yol gösteremedi. Veya yardımcı olamadılar.
Aile, gelinin başkalarıyla görüştüğünü fark edince ona evden çıkma yasağı koydu. Kadın artık evin içinde fiilen hapsedilmişti.
Bir gün mutfaktan aldığı bıçakla bebeğini öldürdü. Çocuğun sesi duyulmasın diye ağzını kapatmıştı. Evde kimse bir şey fark etmedi. Kadın, elinde kanlı bıçakla evden çıktı. Koridora birkaç damla kan damladı ve ardından kayboldu.
Saatler sonra aile fertleri gelinin evde olmadığını ve bebeğin öldürüldüğünü fark etti. Çığlıklar, feryatlar yükseldi. Polis geldi; ancak kadın ortada yoktu.
Viyana adeta altüst edildi. Tuna Nehri günlerce, haftalarca didik didik arandı. Dalgıçlar nehrin dibini taradı. Komşu ülkelere haber verildi. Aylar geçti. Ne dirisi bulundu ne de ölüsü.
Bir süre sonra Viyana’ya 50–60 kilometre mesafede bataklık bir alanda bulunan bir kadın cesedinin ona ait olabileceği düşünüldü; ancak yapılan incelemeler bunun doğru olmadığını gösterdi.
Gazeteler aylarca bu olayı yazdı. Sayısız senaryo üretildi. Deneyimli polisler görevlendirildi. Ancak hiçbir iz bulunamadı. Kadın adeta yer yarılmış da içine girmişti.
Aradan otuz yılı aşkın bir zaman geçti. Ne kadın bulundu ne de cesedi.
İşte size gerçek bir “kurtarma” hikâyesi. Türkiye’den gelin ve damat getirerek insanları kurtardığını sanan anlayışın, bazen nasıl bir felakete dönüştüğünün acı bir örneği…
Bu olay, üzerinde doktora tezi yazılabilecek kadar çok katmanlı bir dramdır. Kurtarma ve kurtulma hayallerinin, gerçeklerle yüzleşmeden anlamlı olmayacağı açıktır.
Muhabbetlerimle
Kazım Balaban – Viyana

Ankara’da 2-3 Aralık tarihinde T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Alevi- Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nin destekleri ile Bektaşi Babagân Bektaşiliğin en üst makamında bulunan Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba’yı anma etkinliği düzenlendi.
Olağan üstü başarılı geçen bu etkinlik sonrası sosyal medya ve çeşitli platformlarda bu etkinliği sabote etmek için çeşitli kesimler tarafından bir takım girişimlerde bulunuldu.
Bu kesimler benim konuşma metnim de dahil olmak üzere doğru olmayan çeşitli yazılar yazdılar.
Önce benim konuşmamın saptırılması ile ilgili bahsedilen 2 konuya açıklık getirmek istiyorum.
A- Merhum Dedebaba’nın Bektaşiliği – Aleviliği ayrı bir din olarak ifade ettiğime dair.
Konuşma içerisinde böyle bir mevzu geçmemiştir. Dedebaba bütün ömrünü Bektaşiliğe, onun inanç kaynaklarına, ritüellerine ayırmıştır. Ne yayınlanmış yazılarında, ne yayınlanmamış eserlerinde, ne de benim konuşmamda böyle bir mevzu söz konusu değildir. Bektaşilik İslam içerisinde mistik bir tasavvuf yoludur.
Dedebaba bütün eserlerinde, yazdığı bütün yazılarına Kur’an-ı Kerim ve Hadisleri referans vermiştir. Ayrıca kendisi bir Kur’an uzmanıdır. Kur’an’ı Türkçeye çevirmiş, daha iyi anlaşılması için şiir dili ile de çeviri yapmış, yaptığı hat sanatında da bundan sayısız örnekler vermiştir.
Kaldı ki, hiç bir Bektaşi ne bugün, ne de tarihin geçmiş dönemlerinde hiç bir zaman böyle bir ifade de bulunmamıştır ve bulunamaz. Böyle bir ifade tarzını ortaya koyan kişi mevkisi ne olursa olsun, inanç önderliği makamını kaybeder.
Bunun ne anlama geldiğini Hz. Ali şöyle ifade eder. ‘’Yol cümleden uludur.’’
Bektaşilik inancının ulu olarak kabul Hacı Bektaş Veli, Balım Sultan, Abdal Musa, Seyyid Ali Sultan, Pir Sultan, Kul Himmet gibi zâtların hiçbirisinde Kur’an’ın ayetlerinin eksikliğine dair en ufak bir söze rastlamak mümkün değildir. Allah yüce kitabımızı son Peygamber olan Hz. Muhammed’e göndermiş, Ehlibeyt ve gönül erleri, dervişler, babalar, pirler onu günümüze ulaştırmaktan âciz değillerdir. Yol cümleden ulu ise bu yolu sürdüren kişiler ancak ve ancak o yolun daha güzel sürdürülmesi için hizmetlerde bulunurlar.
‘’Alevilik İslam dışıdır’’ söylemleri ortaya çıkınca ben de bu yola bağlı olmaya çalışan bir fakir olarak, 2005’de İstanbul / Aydüşü Yayınevinden ‘’Hz. Ali’nin Erdemleri’’ adlı bir kitap yayımlayarak naçizane bu konuda tavır almış biriyim. Alevilğin (dolayısı ile Bektaşiliğin) ayrı bir din (dolayısı ile İslam dışı) olma söylemlerini ifade etmem söz konusu olamaz.
B- Dedebaba’nın Kur’an-ı Kerim’in eksik toplandığı yorumuna gelince.
Merhum Dedebaba tarafından hazırlanan ve Ardıç Yayınları arasında çıkan Kur’an-ı Kerim basımlarında bu konuda bazı açıklamalarda bulunmaktadır. Kur’an’ı Kerim ile ilgili gerek ayet, gerek kelime ve gerekse harf sayısı bakımından Arap İslam coğrafyasında farklı rakamların ifade edildiğini açıklamaktadır. (Bakınız, Kur’an-ı Kerim, Manzum Meal, Ardıç Yayınları 2007, sayfa 11-12 ve devamı)
Bu farklı rakamlara değinerek Arap İslam coğrafyasında bir fikir birliğinin olmadığını örneklerle açıklamaktadır. Verdiği örnekler Şii- Ehli Sünnet arasındaki farklılıklar olmayıp tamamen o coğrafyanın ilim çevrelerinin verdiği beyanlardır.
Burada örneğin Mekke, Medine, Basra ve Küfe coğrafyalarının farklı ifadelerinden örnekler sunmaktadır. Dedebaba yayınlanmamış yazılarında bu farklı rakamlara değinerek bu çevrelerin bir kısmının Kur’an’ın eksik derlendiği görüşlerine sadece bilgi olarak yer vermektedir.
Merhum Dedebaba, ‘’Kur’an-ı Kerim eksik toplanmıştır’’ demiyor. Kur’an uzmanı bir âlim olarak bu söylemlere yer veriyor. Kendileri ne yazmış olduğu kitaplarda, ne yayınladığı makalelerde, ne çeviri yaptığı Manzum Kur’an mealinde, ne de yayınlanmamış yazılarında böyle bir iddiada bulunmuyor. Onun söylediği, Arap İslam coğrafyasında bu konuda bir fikir birliğinin olmadığından hareketle dile getirilen söylem farklılıklarına yer vermesidir ve bu konuda kesinlikle Şii- Ehli Sünnet bakış açılarına da değinmiyor.
Konuşmamda bunu dile getirdiğim için bunu çarpıtma ve bazı yerlere mesaj vermeye çalışmaları eleştiri olmayıp iyi niyetlerden uzak çabalardan öte bir şey değildir.
Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in eksik toplandığına dair Türkiye’de de bazı yazar ve akademisyenler böyle ifadeler kullanmışlardır. Bunların başında yazar Halil Öztoprak gelmektedir. Merhum Dedebaba ise bu konudaki yazılarında Halil Öztoprak’ın bu görüşlerine hiç yer vermemiştir.
Bu çevrelerin merhum Dedebaba’nın dile getirilen yüksek faziletlerinden istifade etmek yerine Yurt dışında bazı çevrelerin iyi niyetli olmayan söylemlerini esas alarak Dedebaba’yı ve onun bu makamını yıpratma girişimleri iyi niyetli söylemler olamaz.
Bununla yetinmeyen bu çevreler bir takım isimler vererek sözüm ona Fetö veya Emperyalist kesimlerle ilişkilendirmeye çalışmaktadırlar. ‘’Dervişin fikri ne ise zikri de odur’’ söyleminde olduğu gibi kulağa hoş gelen bazı söylemleri dile getirerek hem bu güzel organizasyonun kazanımlarını baltalama, hem de organize komitesinde yer alan kişileri yıpratmak istemişlerdir.
Hiç bir gerçek ile bağdaşmayan bu karalamaları yapanların amaçlarının ne olabileceği konusuna da biraz değinmek gerekir.
A- Bu çevreler Sayın Ali Rıza Özdemir’in Alevi – Bektaşi Cemevi Başkanlığı’na gelmesinden sonra yaptığı verimli çalışmaları hedef alarak bu Kurumun işlevsiz hale gelmesini istemiş olabilirler. Türkiye’nin dört bir yanının ateş çemberine döndüğü günümüzde Alevi / Bektaşilerle devlet arasında gerilim yaratarak iç barışı hedef alma ihtimali yüksektir. AKP ve çevresine ‘’Bakınız, sizin kurmuş olduğunuz Alevi Bektaşi Cemevi başkanlığı, Ehli Sünnet’in temel değerlerini hedef alıyor’’ mesajı vererek onları kışkırtma girişimi gibi duruyor. İç barışın zedelenmesi ile ortaya kaos çıktığında bunun kimin işine yarayacağı düşünülmelidir.
B- Alevi – Bektaşi Cemevi Başkanı Sayın Ali Rıza Özdemir’in yıpratılarak onun yerine geçme arzusunda olan kesimler olabilir.
C- Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın ‘’Arnavutluk’ta Vatikan benzeri Bektaşi Devleti kuracağız’’ diyerek bu devletin başına Baba Mondi isimli bir kişinin getirilmesi ve özellikle Balkan Bektaşi Dergahlarının Türkiye ile ilgili bağlarının koparılması çalışmalarına alet olan kişiler olabilir.
D- Türkiye Bektaşi cemaatinin çalışmaları hakkında ‘’Emperyalist ülkelerin çıkarlarına hizmet ediyormuş, Fetö ve benzeri çalışmalar içinde imiş’’ gibi kafa karıştırıcı mesajlarla bu kesimler hedef alınmış gibi görünüyor. Halbuki Bektaşilerin ne para, ne de makam veya mevki elde etmek gibi gizli gündemleri olmamıştır ve olamaz.
Her Bektaşi başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere kendi vatanına son derece bağlıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan kişiler de Bektaşilik üzerinden Türkiye dostudurlar. Bektaşiler, Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili dostane görüş taşımayan kesimleri kendi içine alıp onların Bektaşi olmasını sağlamazlar. Ve bu konuda son derece duyarlıdırlar.
Gerek Balkan ve gerekse başka ülkelerde yaşayan Bektaşilerin herhangi dostane olmayan bir gizli hesabına alet olmazlar. Böyle bir durum söz konusu dahi olamaz.
Bedri Noyan Dedebaba ile ilgili anma sempozyumu son derece başarılı geçmiştir. Bu kesimlerin rahatsızlığı bundandır.
Âlimler âlimi bir yol önderinin başarılı / faydalı çalışmalarının dile getirilmesini istememeleri iyi niyetli girişim değildir. Ârif olan o güzel anma sempozyumundan faydalanarak bilgi ve görgüsünü geliştirir. Onu karalama çabalarına alet olmaz. .
Hâl Ehline muhabbetlerimle.